6 Şubat 2015 Cuma

Bahadır Yenişehirlioğlu Röportajı







Bahadır Yenişehirlioğlu bir hukukçu. Onu ilkin Beyaz Usta Siyah Çırak kitabıyla tanıdık. Büyük ilgi toplayan kitabı Kerime, Son Hasat, Aşk Cephesi izledi. Şimdilerde ise Yemen cephesini 1911 Yemeni'nden 2014 İstanbul'una uzanan bir romanla, #AşkÇölü ile gündemde. 

Merhaba Bahadır Bey, öncelikle teşekkür ederiz. #AşkÇölü romanı sıradışı bir üslup ve olay örgüsüyle Yemen türküsünün izinden gidiyor. Sizi bu kitabı yazmaya yönlendiren saikler nelerdi? Ayrıca eserlerinizde farklı bir anlatım dili var, gerçekçi ve sıcak gelenek algısının çok ötesinde ama geleneksel.Siz kendinizi  bu farkı oluşturmak ve yazım diline aktarmak ve ifadelendirmek konusunda nerede görüyorsunuz.


Hiçbir şeyi yeniden keşfetmiyoruz aslın da. Yaptığım yeni bir bakış açısı getirmek, bu hem gerekli, hem de zor olanı. İnsanı ve insana dair ne varsa her şeyi her zaman yeniden söylemek gerekmektedir. Bu nokta da yazarın farkı ortaya çıkar benim yapmaya çalıştığım da tam bu.Hem kurgu,hem anlatım tekniği açısından "evet bu Bahadır Yenişehirlioğlu romanı" dedirtmek derdindeyim. Ben peşin kabulleri zorlamadan yanayım. Peşin kabulleri doğru bulmuyorum ve reddediyorum. Gerçek gücün buradan doğacağı kanısındayım ve işin garibi bunu içgüdüsel olarak yapıyor buluyorum kendimi. Eskiden/gelenekten güç ve ilham alarak inşa edilen yeni zaman zaman kesintiye uğrasa da yoluna devam etmiş bugüne kadar varlığını korumuştur. Gelenekle yeni arasındaki bu netameli süreç tam da yeni/modern olanın hâkimiyetiyle sonuçlanmak üzereyken, gelenek yeniden gündeme gelmiş bazılarına göre geleneğe iade-i itibar yapılmıştır. Aslın da bu doğal bir süreçtir ve asla kendiliğinden bir oluşum olarak algılanmamalıdır. Gelenekle olan ilişkide en önemli mesele ise geleneğin yeniden icat edilmesidir. Posrmodernizm; modernleşme sürecinin, insanlığı sürüklediği açmazlara karşı sağduyunun utangaç bir biçimde insanlığın vicdanında yaşamaya devam eden gerçek, sahici ve pür bir şahlanışı değil mi aslın da? Ben bunu çok önemli buluyorum.
Aşk Çölü nü yazmak istememdeki en önemli saik Yemene dair pek çok anı barındırmamız ,kültürel kayıtlarımızda ve duygusal hafızamızda pek çok anı  ve hatırat barındırmamız ve fakat buna dair  çok da konuşmamamız oldu .
Ben İnsan endeksli olarak Yemene düne ve bu güne bakmak istedim ve savaştan ziyade  insanın ruhuna temas etmek istedim .








Peki yazarlığa nasıl ve ne zaman başladınız?

CEVAP-
Bütün dünyayı dolaştım neredeyse, insanlar ve toplumlar üzerine çok fazla incelemelerde bulundum ve bunun beni inanılmaz biçimde zenginleştirdiğine inanıyorum. Dinler tarihiyle ilgili önemli ne kadar yer mekan varsa oralara da gittim ve yaşadım, içimi bunlarla doldurmaya hep gayret ettim. Dinler insanlığın tarihinin başladığı noktadır. Dinleri anlamak insanlığın da tabiatını anlamak demek bir bakıma bence.
Bütün bu gelişimim süresince daha fazla dayanamadım sanırım, içimdeki konuşmaları, gördüklerimi, okuduklarımı susturamadım ve kağıda aktarmam gerektiğini fark ettim. Zamanı geldi belki de, bilemiyorum... Ben hayatta hiçbir şeyin  ve olayın rastlantı ile tezahür ettiğine inanmıyorum. Tevafukla her şey bir plan dairesinde gelişiyor ve zamanı geldiğinde gerçekleşiyor. Zamanı gelmiş demek ki... Ama ilk yazmamın tarihi derseniz  12 Eylül döneminde ağabeyim cezaevinde iken babamı kaybetmiştim.Ağabeyime bunu söylemedim ve babamın ağzından ona sahte mektuplar gönderdim .Yani ölmüş babamı hayalimde yaşattım sanıyorum yazarlığım o zaman başladı.

Ülkemizde sevilen ve ilgiyle takip edilen yazarlardansınız. Son kitabınızda Osmanlı'nın son dönemi, 1.Dünya Savaşı yıllarını da işliyorsunuz. Son yıllarda Osmanlı tarihine karşı artan ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

CEVAP-
Bu tespitiniz doğru.Giderek yakın tarihimizi anlamak ve öğrenmek isteği artıyor. Sanıyorum giderek köklerimizi  ve bizi var eden kodları yeniden keşfetmek derdindeyiz .Koparılmış olan ne varsa onları tekrar bağlama derdindeyiz .Bunun pek çok sosyolojik ve psikolojik alt tahlilleri de var tabi ki. Ben Yakın tarihimizin bir dönemini romanlarımda kullanmayı önemsiyorum .Ama mutlaka bunu bu güne bağlıyorum .Zira tarih yaşanmış ve bitmiş bir zaman dilimi değildir etkileri sonsuza kadar sürer ve bu günün insanına nasıl bir iz taşıyor bunu görmek ,yaşamak,ve anlatmak istiyorum.  Benim roman kahramanlarım bir dönem içerisin de yaşıyormuş gibi görünebilirler, fakat onlarla birlikteliğinizi geliştirdiğiniz ve onların ruh dünyaları içerisinde yolculuğa başladığınız da zamansız olduklarını ve asla bir döneme ait olmadıklarını görürsünüz. Bu dış görünüm olarak zamanlı ama ruh dünyaları ve değer dünyaları açısından zamansızdırlar diye tarif edilebilir, her zaman dilimi açısından gerçektirler ve onları başka kostümler ile arzu ettiğiniz zaman da yaşatabilirsiniz. Söyleyecek sözleri vardır ve sahicidirler. Ben yaşayarak yazan biriyim. Yazdıklarımı yaşıyorum bunu hissediyorum ve yazıyorum. Bu kendimden yola çıkarak insanlığın keşfi gibi. Bu bir serüven benim için ben bu serüveni yazmayı bütün hücrelerim de hissediyorum. O yüzden etkileniyorum. Yazım sürecinde bambaşka bir ruh halinde oluyorum. Hissettiklerimin maddeleşmiş hali olarak karakterler şekilleniyor. Her üç romanıma baktığınız da hepsinde de ortak bir noktalar var. Ben insan denen varlığın labirentlerinde dolaşıyorum ve okuyucumu bu labirentlere çekiyorum. Gizemli dehlizlerde dolaşıyor okurlarım,insanı keşfediyorlar.Bilindik duyguları bambaşka kıvamlarda onlara sunuyorum ve oluşturduğum şaşkınlıklar da bambaşka dünyalar keşfediyorlar.İç sesleri açısından kahramanlarım çok gerçekler ve etkileyiciler.Okur çok rahat okuyor bu derinliği ve yoğunluğu.Şunu son derece önemsiyorum ve okurlarımdan aldığım tepkilerden de bunu gerçekleştirdiğimi görüyorum,o da şu benim kitaplarımı ellerine alanlar sonuna kadar gelmeden asla bırakmıyorlar.Zira yaşıyorlar.Bu macera aynı zamanda tarihsel bir yolculuğa da dönüşüyor ve pek çok yeniyi keşfediyor okurlar. Bunun için büyük çaba harcıyorum.





İlber Ortaylı tarihin öğrenilmesinde roman ve tiyatronun önemine sık vurgu yapıyor. Sizce tarihe son yıllarda artan ilgi edebiyat ve sanat üretiminde de gerçekleşti mi?

CEVAP-
Aynen öyle .Kültürel kodlarımızın ortaya çıkartılması ve bunun üzerinden bu günüde harmanlıyarak  bir medeniyet inşası ancak Roman ile mümkün olabilir. Edebiyatın en güçlü dalı Romancılıktır . Bu tam arzu ettiğimiz manada olmasa da giderek artan bir ivme ile yoluna devam ediyor .Ben bunda Romanların çok önemli olduğunu görüyorum. (BEYAZUSTA SİYAH ÇIRAK)   ta 12 Eylül, (KERİME) de Ezanın Türkçe okunduğu yıllar, (SON HASAT) ta Kubilay vakıası,(AŞK CEPHESİ) romanımda Çanakkale,(AŞK ÇÖLÜ) romanımda ise Yemen  konu edinilir bu da benim bu konuya ne denli duyarlı olduğumu gösterir. Şunuda eklemek isterim ben salt tarih değil tarih perspektifinde insan ruhuna derinlemesine  yolculuk yapan metinler yazıyorum .İnsanın keşfine dair  ciddi tahliller ve hikayeler konu ediniliyor .Önemsediğim tek şey İnsanın gizemi ve ruh dünyası .  Dikkate değer görülmeyen ama mercek tuttuğumuzda devleşen kadın kahramanlar bütün haşmeti ile romanlarımda kendini gösterir .Belki bu yüzden (Dünün ve bugünün kadınını en iyi konuşturan yazar )deniliyor benim için.



Tarihi dizilerden ya da romanlardan öğrenmek doğru mu? Romanlarınızda kurgunun payı nedir? 

CEVAP-
İlgi çekmek ve sonrasında bir serüven başlatmak için önemli olabilir ama asla yeterli değildir .Bunun için doğru okumalar yapmak gerekir. Ben tarihsel bilgiyi titizlikle ve  en doğru hali ile kullanmaya çalışıyorum ve bunun için uzun araştırmalar yapıyorum .Yer,zaman,iklim,değer yargıları,yemekler,mobilyalar,giysiler,konuşmalar,ve daha pek çok şeyi tam ve doğru olarak vermeye çalışıyorum. Burada yorum söz konusu olamaz.Kurgum sadece kahramanlarımın üzerinden gerçekleşir ki onlar  gerçek bir zeminin üzerinde  sahici karakterlere dönüşürler zira hissederek yazarım ve bu okuyucuya kesinlikle geçer.

Yazım safhasına geçmeden önceki araştırma yöntemlerinizi kısaca paylaşabilir misiniz? Ne kadar sürenizi alıyor?
CEVAP-
Bunun için çalışıyorum .Hatıratlar okuyorum,mektuplar okuyorum,kayıtlara ulaşmaya ve satır aralarında dolaşmaya çalışıyorum .Anıları taze olanlarla görüşüyor ve sohbetler ediyorum .Velhasıl ne varsa peşine düşüyorum .Bu her roman için farklı seyrediyor kimi zaman hızlı kimi zaman yavaş.

Geleceğin roman yazarlarına önerileriniz nelerdir?

Çok okumak ve çok yazmak . Yazacaksanız kendi konunuz ve renginiz olmalı yoksa gölge olun ne varsa .

İlberalizmi daha önceden duymuş muydunuz?  Bir gün sizin de böyle bir mizah akımınız oluşsa ne tepki verirsiniz?

CEVAP-
Tabiki biliyorum ve çok hoşuma gidiyor . Kıskanmıyor değilim .Sadece mutlu olurdum .

Son olarak, ilberalizm sayfasının takipçilerine mesajınız var mı?

CEVAP-
Okusunlar ,at gözlüğü takmasınlar,gani gönüllü olsunlar .Merhameti,muhabbeti ve şefkati düstur edinsinler.Asla tetikçi olmasınlar.





1 Şubat 2015 Pazar

Hafız Osman Efendi, Kaan Sağgelen

Osmanlı'nın bir çok sanat alanında iler ki devirlere sayısız eser ve isim bırakmıştır. Bunlardan bazıları Mimarıda Koca Sinan,Musiki'de Dede Efendi Edebiyatta Bakî,Fuzuli Resimde Şeker Ahmet ve Hat sanatında Hafız Osman Efendi şüphesiz en yetenekli olanlarındandır.
Fakat son günlerde dikkatimi çeken bir durum var ki oda Hafız Osman Efendi eskisi kadar tanınmamakta.Bu yüzden bizimde kitaplar dan büyüklerimiz de hocalarımızdan öğrendiğiniz bilgilerden aldığım notları  naçizane sizlere aktaracağım
İlk olarak bir çok kişinin
Meşhur, sandalcı hikayesi ile tanıdığı Osman Efendinin hikayesini gelin bir daha Yavuz Bahadıroğlunun Kanunî Sultan Süleyman Kitabı'n da anlattığı şekli ile hatırlayalım

Hafız Osman Efendi, bir gün Beşiktaş'tan Üsküdar'a dolmuş yapan bir kayığa binmişti...
Kayık,Üsküdar iskelesine yaklaşınca, müşteriler paralarını çıkarıp vermeye başladılar.Fakat Hafız Osman Efendi'nin üstünde tek kuruş yoktu.Bir zaman ceplerini karıştırıp durdu.Sandalcı küçümseyerek onu izliyordu: "Paran yok mu?.. " diye sordu.Düştüğü bu durumdan kurtulmak isteyen hattatın aklına bir fikir geldi:
"Param yok" dedi, "Ama ben tanınmış bir hattatın.Sana bir 'vav' yazıversem, yol ücreti olarak kabul etsen olmaz mı?" 
Sandalcı kabul etti ve "Hadi yaz" deyiverdi.Hafız Osman Efendi özenle bir 'vav' çizdi sandalcıya "İstersen evinin duvarına asarsın, istersen gidip bedestende satarsın.Hadi bana eyvallah!"
Sandalcı bir zaman sonra döndü Kayıkçılar Kıraathanesi'ne. Başından geçenleri anlatırken anlattıklarına kulak misafiri olan iyi giyimli birinin, sandalcının elindeki 'vav'ı görmesiyle adeta sandalcının üstüne atıldı:
"Bana satar mısın?"
Sandalcı 'vav'ı neredeyse bir kayık fiyatına sattı.
Bir süre sonra yine Hafız Osman Efendi aynı sandalcı ya denk geldi.Hoca ineceği zaman parasını vereceği zaman Sandalcı: "Aman Hocam , para istemez.Bir vav yazıverin yeter
Hoca Efendi gülümsedi:" O vav her zaman yazılmaz evlât!" 
 
Peki iki dakikalık el haraketi ile neredeyse bir kayık alına bilen Hafız Osman Hoca kimdir?


Hattat Hafız Osman Efendi H.1052/1642 yılında İstanbul Haseki'de dünyaya gelmiştir. Babası, Haseki Sultan Camii müezzini Ali Efendi'dir. Küçük yaşta Kur'ân-ı Kerim'i ezberlediği için kendisine "hafız" lakabı verilmiştir. Köprülü Fâzıl Ahmed Paşa (1637-1691) himayesinde öğrenim görmüş ve bu esnada yazıya ilgi duymuştur. Yazıyı, önce I. Derviş Ali'den meşk etmiştir. Derviş Ali, o sıralar çok yaşlı olduğundan, bu kabiliyetli genci, önde gelen talebelerinden olan Suyolcuzâde Mustafa Eyyûbi Efendi'ye gönderdi. Hafız Osman, Suyolcuzâde'den H. 1070/1686 tarihinde, on sekiz yaşında icazet aldı.
Hafız Osman Efendi, Şeyh Hamdullah yazı ekolünün inceliklerini öğrenmek için Nefeszâde Seyyid İsmail Efendi'den yeniden meşke başladı. Bu meşkle, Şeyh vadisinin bütün özelliklerini öğrendi ve h. 1090/1678'den sonra tamamen Şeyh Hamdullah üslûbunda yazmaya başladı. Şeyh Hamdullah üslûbunu elde etmek için, onun eserlerini tetkik ettiği gibi, Saray'da bulunan bir Şeyh mushafını da takliden yazmıştır. Sultan II. Mustafa, Hafız Osman Efendi'ye çok hürmet gösterir; yazı yazarken hokkasını tutardı. Bir ders esnasında Padişah "Artık Hafız Osman gibi bir hattat yetişmez" deyince, Hafız Osman Efendi'nin "Efendimiz gibi hocasına hokka tutan padişahlar geldikçe, daha çok Hafız Osman'lar yetişir hünkârım" cevabını verdiği çok meşhurdur.
Sünbüliye tarikatine intisaplı olan Hafız Osman, Sümbül Efendi Dergâhı şeyhi Seyyid Alaaddin Efendi'den mânevi eğitim almıştır. Ölümünden üç yıl kadar önce felç geçiren Hafız Osman, tedavi sonucu rahatsızlığı hafif geçirmiş, fakat bu durum yazılarına olumsuz tesirde bulunmuştur.Hastalığı esnasında, kalem açma hizmetini talebesi Çinicizâde Abdurrahman Efendi görmüştür. Ömrünün sonlarında Silahtar'da   oturmuştur.
Hafız Osman Efendi, genç denilebilecek bir yaşta, elli sekiz yaşında 29 Cemâziyelevvel 1110/3 Aralık 1698 tarihinde vefat etmiştir. Kabri, Kocamustafapaşa Sümbül Efendi Camii haziresindedir.
İyi okumalar  Kaan Sağgelen
Kaynaklar
Kanuni Sultan Süleyman (Yavuz Bahadıroğlu 
 Hat Sanatı, Tarih Malzeme ve Örnekler, Dr. Süleyman Berk, İSMEK Yayını

31 Ocak 2015 Cumartesi

3.Vlad Filmi Üzerine, Kaan Sağgelen


Film Dünya'sı için bir efsane olan bir çok dizeye ve bir çok filme konu olmuş olan Dracula efsanesi bir çok Kişi tarafından çok sevilmekteyken bir çok kişi tarafından da Osmanlı'ya yapılan eleştiriler yüzünden olumsuz eleştiri almakta fakat kimse eleştiri yapmadan önce geçmişi değerlendirmemekte.Dracula karakterinin nasıl ortaya çıktığını umursamamakta gelin size kısaca Vlad Tepeş yani Nam-ı değer Kazıklı Vlad hakkında küçük bilgiler vereyim.
Osmanlılar'a yenilen Vlad'ın babası onu rehin olarak Osmanlılar'a vermişti. 1442-1448 yıllarını Osmanlılar'ın elinde tutsak olarak yaşadı. 1448'de İkinci Kosova Savaşı sonrasında Osmanlı desteğiyle Eflak'ın başına geçme girişiminde bulundu, ancak kısa bir süre sonra Macaristan tarafından desteklenen Eflak voyvodası II. Vladislav tarafından yenilgiye uğratıldı ve Boğdan'a sürgüne gitti. Erdel beyi János Hunyadi ("Hunyadi Yanoş") 1456'da Belgrad şehrini Osmanlı kuşatmasına karşı savunmaya giderken Vlad'ın komutasına güney Erdel'in savunmasını sağlamak için bir ordu verdi. Bu durumdan faydalanan Vlad Eflak'a bir sefer düzenledi ve II. Vladislav'ı öldürerek III. Vlad adıyla Eflak voyvodası oldu.
Bu görevi 1456'dan 1462'ye değin sürdürdü. Bu tarihler arasında rakiplerini çeşitli yöntemlerle cezalandırdı ve idam etti; bu yöntemler arasında en ünlüsü olan "kazığa geçirme", ölümünden sonra kendisine "Kazıklı Vlad" (Vlad Tepeş) adının verilmesine neden olacaktı.(Kazığa geçirilenlerin kanlarını fıçılarda toplatıp şarap gibi içtiğine dair söylentiler daha sonra onun bir vampir olduğu efsanesine neden oldu.)
Voyvoda 1459 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu'na vergi ödemeyi reddetti ve Macaristan Krallığı'yla ittifak yaptı. 1460 - 1461 yılları arasında Tuna nehrini geçerek Sırbistan'a ve Karadeniz kıyısına kadar ilerledi. Kendi ifadesiyle 23.884 Türk ve Bulgar'ı öldürdü. 20.000 Osmanlı savaş esirini kazığa geçirdi. Bu gelişmeler karşısında Osmanlı ordusu 1462 yılında padişah II. Mehmet komutasında Eflak voyvodasına karşı sefere çıktı. Mahmut Paşa'nın hatıratına göre çok uzun mesafeler boyunca Osmanlı askerleri içilecek bir damla bile su bulamadı. Sıcak dayanılır gibi değildi. Türk askeri Eflak'ın başkenti  Târgovişte'ye ulaştığında Fatih Sultan Mehmet'in gördüğü manzara yaklaşık 5 kilometre boyunca kazıklarla dizili bir alandan geçiyordu. Alan yaklaşık üç kilometre boyunda bir kilometre enindeydi. Yerde uzun kazıklar dikiliydi. Yaklaşık 20 bin kadar insan erkek, kadın ve çocuk olmak üzere kazığa geçirilmiş durumdaydı. Bu kadar çok insanı kazıkta gören Osmanlı askerinin moralleri bozuldu, aklını kaçıracak duruma geldi. Ancak Osmanlı ordusu 4 Haziran 1462'de Târgovişte kalesini aldı. Vlad, II. Mehmet'e başarısız bir suikast girişiminde bulunduktan sonra kaçtı ancak bulunduğu yerde taş üstünde taş bırakmadı, terk ettiği topraklardaki kuyuları zehirledi, ekinleri yaktı, tüm hayvanları bile öldürttü. Hapishanelerdeki mahkumları, cüzzamlı ve vebalıları salıverdi ve Türklerin arasına karışmaya teşvik etti. Bu şekilde vebalıları salma yöntemini kullanarak, daha önce başvurulmamış bir taktik kullanmıştır.
1462 yılında III. Vlad'ın ordularının yenilmesiyle Eflak yeniden Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştı. Vlad Macaristan'a bağlı bir beylik olan Erdel'e kaçarak Macaristan kralı Matthias Corvinus'tan yardım istedi. Ancak Eflak'taki Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı yeni yönetimi tanımış olan Macaristan, yardım talebini kabul etmedi. Vlad Matthias Corvinus'un emriyle 1462 yılında tutuklandı ve Budin'e getirildi. Önce hapsedilen Vlad, daha sonra kral ve ailesiyle iyi ilişkiler kurdu. 1474 yılında sürgün dönemi sona erdi. Bu tarihten itibaren Eflak'ı yeniden ele geçirme planları yaptı. 1476 yılında kuzeni Stefan Cel Mare (Büyük Stefan) ile birlikte Eflak'a döndü ve voyvoda ilan edildi. Aynı yıl 300 askeriyle birlikte yeniden Osmanlı ordularına yenildi. Esir alınan askerleri kazıklara oturtuldu. Öldürülen III. Vlad'ın kesilen başı öldürüldüğünü ispat etmek için İstanbul'a II. Mehmet'e gönderildi. Vlad'ın bir vampir olduğu rivayeti Almanya, Macaristan ve Rusya'da yayıldı. Buna rağmen Romen halkı onu bir kahraman olarak görmeye devam etti.

Daha Detaylı bir konu olduğu su götürmez bir gercek lakin kısacası olayın âkibeti bu şekildedir yani Osmanlı ile olan bu ilişkilerini değerlendirecek olursak filmlerde bunu Osmanlı'ya kan kusan bir insan halin de anlatmaları gayet doğaldır bizim işimize gelmese de tarih saptırılmamalıdır değil mi ? Sizlerden ricam Osmanlı'ya kafir diyormuş o filmi izlemem bu diziyi takip etmem gibi cahilce yorumları çıkartın aklınızdan Müslüman olmayan insanlara göre Osmanlı kâfirdir.Bu filmlerde ilk bakacağınız Ayrıntı Osmanlı'ya karşı duydukları korku olsun ve bununla gurur duyun  ki 2015 Yılına geldiğimiz de hala bizden deliler gibi korkulduğu dizilere filmlere konu olmakta.
Konu hakkında daha detaylı bilgi almak için ülkemizde
Drakula ya da Kazıklı Voyvoda/ Eflak Prensesi III. Vlad Tepeş'in Yaşamı isminde satılan kitabı alıp okuya bilirsiniz.Konumuz Osmanlı olunca sinirlenirimiz geriliyor küçücük bir lafı bile sindiremiyoruz ama unutmayın dostlar tek taraflı bakılarak öğrenilen bilgi her zaman eksiktir.

10 Ocak 2015 Cumartesi

Cahillerle Sohbet-1 : Piri Reis , Şeref Yumurtacı

CAHİLLERLE SOHBET 1 ( PİRİ REİS )

İnce elenip sık dokunması gereken bir konudur  “ Osmanlı’da Bilim ” öyle cahillerin ortalığı boş buldukça sıktığı palavralarla açıklanması da oldukça güçtür. Ne yapacağız bu cahillerle bilemedim doğrusu. Gerçi ben burada ne kadar yazarsam yazayım o cahiller bu yazdıklarımı değil yine her zamanki gibi burunlarının dikine giderek kendi bildiklerini okuyacaklar bunu da biliyorum ama ne yapayım cahillerle oturup tartışmaktansa burada yazmayı daha doğru buldum kendimce.

Son zamanlarda özellikle sosyal medya üzerinde Osmanlı’nın bilim adamlarına değer vermediği hatta bilim adamlarını sırf bilimsel çalışmalar yaptığı için idam ettirdiği yönünde cahilce söylemler, aslı astarı olmayan bilgiler kol geziyor. Bunlardan biri de bu cahillerin en çok arkasına sığındığı Piri Reis’in idamı konusudur. Hani Devlet-i Aliye’nin son zamanları olsa bir nebze anlayış gösterebilirim belki çünkü bir devlette bilimin ilerleyebilmesi için önce ekonominin güçlü olması gerekiyor. Ekonomik olarak güçlü olmayan bir Osmanlı’da da bilimden söz etmek çokta doğru olmaz. Ama bizim çok bilmiş cahiller o kadar ileriye gitmiş ki Avrupa da skolastik düşüncenin hakim olduğu bir dönemde Dünya’nın bilim merkezi haline gelen İstanbul’u görmezden gelip siyasi birtakım ayak oyunları ile idam ettirilen Piri Reis’e yok efendim sultan Süleyman onun keskin zekasını çekmeyerek idam ettirdi derseniz cahilliğinize cahillik katmış olursunuz. Size tavsiyem oturun biraz literatür takip edin J

Bu kadar sohbetten sonra gelelim konunun aslına Fatih Sultan Mehmet zamanında Karaman’dan İstanbul’a göç ettirilen bir ailenin çocuğu olan Piri Reis, Amcası olan ünlü denizci Kemal Reis’in yanında yetişmiş ve birçok başarılı zaferin altına imza atmıştır. ( Büyük fetihler dönemi olan sultan Süleyman dönemi ve bu zaferler konumuzun dışında kaldığı için ayrıntıya girme gereği duyulmamıştır ) Ancak Piri Reis’in son seferinde (Umman ve Basra üzerine ) Hürmüz Kalesi’ni kuşatmasına rağmen Portekizlilerden aldığı haraç karşılığında bu kuşatmayı kaldırması aslında onun sonunu hazırlayan olay olmuştur. Donanmasını Basra da bırakarak ( tamire ihtiyaç olduğu için ) Ganimet yüklü üç gemi ile Mısır’a doğru yola çıkmış ancak gemilerden biri yolda batmıştır. ( Bu da donanmanın ne kadar güç kaybettiğini gösterir ) Piri Reis’in donamasını Basra’da bırakarak Mısır’a gelmesi bir kusur olarak görülmüş ve burada hapsedilmiştir.  Basra Valisi Kubat Paşa’nın istediği haracı alamaması ve Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın politik bazı hırsları ( konuyu bilenler biliyor ) üzerine hazırlanan olumsuz raporlar doğrultusunda Kanuni sultan Süleyman’ın fermanı ile 1554’te 80 yaşında idam edilmiştir.

Velhasılıkelam Dünyaca ünlü denizcimiz Piri Reis ( cahiller için bknz : Kıtab-ı Bahriye’nin yazarı )keskin zekası padişaha karşı bir tehlike olduğu için değil, birtakım siyasi ayak oyunları sonucunda idam edilmiştir.
EĞİTİMCİ YAZAR
ŞEREF YUMURTACI


4 Ocak 2015 Pazar

Türkiye'de Popüler Tarihçilik , Mehmet Güler


Çankırı’da doğan Ahmet Özcan; lisansını Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya  Fakültesi Tarih Bölümünde, Yüksek Lisansını “Kethüda Said Efendi Tarihi ve Değerlendirmesi” adlı teziyle Kırıkkale Üniversitesinde, Doktorasını ise çalışmamıza konu olan “Türkiye’de Popüler Tarihçilik” adlı teziyle Hacettepe Üniversitesi’nde tamamladı. Araştırmaları için İngiltere’ye giden yazar Londra Üniversitesi’nde misafir  öğretim üyeliği yaptı. Yüksek Lisans ve Doktora sürecince on üç yıl kadar Ankara’da Gezgin Kitabevi adıyla sahaflık yapan yazar çalışmamıza konu alan “Türkiye’de Popüler Tarihçilik” adlı eserinde bu özelliğinden oldukça istifade etmiş görünmektedir.



Özcan’ın 2011 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından basılan ve bir doktora tezi olan “Türkiye’de Popüler Tarihçilik” adlı kitabı alanına projeksiyon tutan en güzel örneklerden birisidir. Eserin; gazeteler, dergiler, sözlü kaynaklar, orijinal el yazması ve basma türü eserler, makaleler, bibliyografik eserler, süreli yayınlar, yüksek lisans ve doktora tezleri gibi geniş bir sahada titiz araştırmanın ve hassas bir işçiliğin ürünü olduğu görülmektedir. Eser aynı yılda Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen ödül töreninde  “araştırma” ödülüne layık görülmüştür.




Yazar eserinde; “Popüler tarih nedir? Popüler tarihin tarihsel temelleri nelerdir? Türkiye’deki akademik tarihçilik ve popüler tarihçilik nasıl bir gelişim süreci izlemiştir? Akademik tarihçilik ve popüler tarihçilik arasında nasıl bir bağ vardır? Tarihi popüleştiren yapı ve kurumlar nelerdir? Popüler tarih ürünleri nelerdir? Popüler tarih ürünleri nerelerde/nasıl üretilir? Popüler tarih yazarları ve okurları kimlerdir? Popüler tarih, yayınlarında neleri konu edinir?” gibi sorulara cevap aramış ve Türk popüler tarihçiliğinin ana hatlarını derli toplu bir şekilde ortaya koymaya çalışmıştır.




Popüler tarihçileri ve popüler tarihçiliği kim ne ölçü de temsil ediyordu? Ahmet Refik mi, onun halefi olan Reşat Ekrem mi? İbrahim Hakkı Konyalı mı veya tarihi tamamıyla roman tarzıyla ifade edenlerden M. Turhan Tan mı? “Büyük Türk Romanı” deyimini eserleriyle yayan Abdullah Ziya Kozanoğlu mu? Osmanoğullarını roman kahramanı olarak yeniden gündeme getiren Feridun Fazıl Tülbentçi mi?  Niyazi Ahmet Banoğlu, Feridun Kandemir, Cemal Kutay, Zuhuri Danışman mı? Ya da tarihe bakışlarında belirgin ideolojik yorumlarıyla Hüseyin Nihal Atsız mı, Necip Fazıl Kısakürek mi?  Oldukça erken yaşlarda tarihle ilgili konuları yazmaya başlayan Yılmaz Öztuna tarihçiliğin neresindedir (Özcan: 2011, 292) vb. sorular okurun zihnindeki merak duygusunu kamçılamakta ve cevapların arz ettiği önem eserin alanına sunacağı katkıyı müjdelemektedir.




Eser; 1-) Popüler Tarihin İdeolojik ve Tarihi Temelleri, 2-) Tarihi Bilginin Üretimi, Yazdırılması ve Yaygınlaşması; Tarihin Popülerleşmesi (1908-1960), 3-) Popüler Tarihin Kurumları, 4-) Yazılanlar, Yazanlar, Okuyanlar olmak üzere toplam dört bölümden oluşmaktadır.




Birinci bölümde; Popüler tarihin ideolojik ve tarihi temelleri üzerinde durulmuş ve dünden bugüne tarihçiliğin resmi ve popüler yönleriyle ne olduğu, nasıl bir gelişim süreci gösterdiği, zaman içinde nasıl bir evrim geçirdiği popüler tarihçiliğin ürünlerinden yola çıkılarak örneklerle verilmeye çalışılmıştır. İkinci bölümde; Akademik tarihçilik üzerinde durulmuş ve akademik tarihçiliğin gelişim süreci, akademik bilginin üretildiği ve yaygınlaştırıldığı kurumlarıyla birlikle ele alınmıştır. Tarih’i Osmani Encümeni, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti ve bu kurumların dönemlerindeki rollerine değinilmiştir. 3. bölümde; Tarihi popülerleştiren ve popüler tarih ürünlerinin üretildiği yapılar ve kurumlar üzerine yoğunlaşılmıştır.




4. bölüm ise; Yazanlar, yazılanlar ve okuyanlar şeklindeki “sade” konu başlıklarıyla diğer bölümlerin bir nevi tamamlayıcısı olmuştur. Bu bölümde diğer bölümlerden farklı olarak popüler tarih mecmuaları ağırlıklı olmak üzere gazete ve dergilerden bunlara nispetle az da olsa kitaplardan oluşturulmuş bibliyografyanın temel alındığı değerlendirmeler vardır (Özcan, 2011, 10). Bu veriler “Bibliyografik Veri” başlığı ile verilmiştir. Bu bölüm aynı zamanda popüler tarihçilik üzerine bir “bibliyografya” denemesini de içermektedir.




Eserde; Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde (1908-1960) Türkiye’yi 20. yüzyıl boyunca etkileyen popüler ve resmi tarih paradigmaların neler olduğunu sorgulanmış ve bu paradigmaların oluşmasında siyasal ve toplumsal zeminin öne çıkan özellikleri incelenerek; tarihin siyasal ve toplumsal düzenle ilişkisine dikkat çekilmiştir. Tarih Hazinesi, Yeni Tarih, Tarih Aynası, Tarih Dünyası, Tarihin Sesi, Resimli Tarih Mecmuası ve Tarihten Sesler gibi popüler tarih dergileri ile Kızıltuğ, Deli Kurt, Gültekin gibi tarihi romanların ön kapaklarının orijinal basımlarının görsel olarak verilmesi ise okuru renkli bir tarih yolculuğuna sürüklemektedir.



Popüler tarihçiliğin; sadece renkli bir görünüm ve edebi yazım biçimi olmadığı ve akademik tarihçiliğin ele alınan dönemler itibariyle ilgi göstermediği alanlardaki boşluğu doldurmuş olduğu bulgusu  (Özcan: 2011, 337) dikkate değer bir tespittir 4. bölümün ekler kısmında, 1908-1960 yılları arasında yayımlanmış süreli yayınlardan oluşan bibliyografik veriler ve bu verilerden istifade edilerek oluşturulan tablo ve grafikler Türk popüler tarihçiliğinin genel bir manzarasını vermesi bakımından önemlidir.




Eserin en göze çarpan yönü; akademik bir eser olmasına rağmen piyasadaki okura hitap etmeyen, donuk ve mat bir dilden ziyade; okuru kitabın sayfaları içerisine çeken, sürükleyici bir üslupla kaleme alınmış olmasıdır. Kitap bu özelliği ile edebi ciheti noksan akademik eserler için üslup bağlamında bir örnek teşkil etmektedir. Tarih içerikli gazete, haber, dizi, roman, tiyatro, hikâye ve sinema filmi ile büyük bir kitlenin doğru ya da yanlış bir tarih bilgisinin oluşumunda çok önemli bir konuma sahip olan bu alanın akademik bir perspektifle ele alınıp incelenmesi gereklidir.




 Bu tür eserlerle alandaki bu eksikliğin giderilmesi; toplumun tarih algısını derinden etkileyen ve inşa eden popüler tarihçiliğin akademik bir perspektifle analiz edilmesine katkıda bulunacak ve büyük bir boşluğu dolduracaktır.



Mehmet GÜLER

Sakarya Üniversitesi Tarih Eğitimi Yüksek Lisans ABD




Öğrenilmiş Çaresizlik Düzenin Cansimidi, @anarsizmgunlugu

Başka bir şehirde doğabilirdik
Başka bir ülkede doğabilirdik
Başka bir dili konuşurken bize başka şeyler öğretilmiş olurdu
Başka sözlüklerimiz başka tanımlarımız olurdu
O zaman da aynı mı olurduk?
Bizi biz yapan nedir?
Değerlerimizi sırayla sökmeye başlasalar, sıra hangisine geldiğinde biz biz olmaktan çıkardık?

Doğa-Kalıtım dikotomisinde iki taraf için de tatmin edici argümanlar mevcut
Ama hiçbiri %100’ü yakalayamıyor
İrademiz var mı yoksa bilinç bir yanılsama mı?
Eğer bilincin payı %1se bile o mücadele etmek için yeterlidir
Bir mistifikasyona esirken söylüyorsam bile, eğer herkes aynı şeye esirse birbirimizi yapıp ettiklerimizden sorumlu tutmaya hakkımız vardır

Doğduğumuzda elimize bir sözlük verdiler
Tecrübe etmeden önce bu tanımlar çoktan zihnimize kazınmıştı
Şiddet, yardımlaşma, emek, merhamet, tüm bunlar içinde bulunduğumuz paradigmada öğrenip tecrübe ettiklerimiz
Biz henüz bunlara farklı bir açıdan bakacak ufuk genişliğine sahip değiliz

Eğer devletin zaruretini insan doğasındaki şiddet eğilimine bağlıyorsak bu eğilimin henüz farklı bir paradigmada eğitilmediği gerçeğini lütfen gözden kaçırmayın
Şiddet doğuştan ya da değil

Önemli olan onu nasıl, hangi koşullarda eğittiğimiz değil mi?



@anarsizmgunlugu

Yine Yeni Bir Yıl, Senem Karagöz

Bugün 28 Aralık…Çarşamba akşamı yeni bir yıla gireceğiz. Durup durup her yeni yıl yaklaştığında “Bu yıl Noel kutlamıyoruz. Hz. İsa’nın doğum gününü kutlamıyoruz. Yeni yılı kutlamıyoruz.” söylemleriyle heyecanımı dizginleyen gurup takdire şayân. Hatta; ömrümden geçen 30 yıl endişemi bile bastırıyor bu söylemler.
            Arz ediyorum; bir kere ben geçen hafta arkadaşlarımın (Hıristiyan) Noel partisine gittim, yani Hz. İsa’nın, Batı Kilisesi tarafından kabul ettiği 25 Aralık’taki doğum gününe. Doğu Kiliseleri 6 Ocak’ı kabul ediyor. Zaten 25 Aralık, Antik Roma’da Pagan kutlamaları çerçevesine, 6 Ocak da yine Hıristiyanlık öncesi Grekler arasında kutlanan ve “Zaman’ın Doğuşu” anlamına gelen Aion’un kutlandığı tarihe dayandırılmaktadır. 25 Aralık ve 6 Ocak günlerinin doğuş hikayesi kısaca böyle. 
Gerçekte ise en yakın tespit; Hz. İsa’nın Ekim ayı içerisinde doğmuş olabileceğidir. Hem İncil’lerde (sadece Matta ve Luka İncilleri Hz. İsa’nın doğumuna ilişkin bilgiler verir) hem de teologların çalışmaları ortak bir tarih üzerinde mutabık değildirler. Hatta teolog çalışmalarına göre Hz. İsa’nın doğumu MS. 5. Yy.a gider ki bu karmaşayı burada bırakmanın daha yerinde olacağı anlamına gelir. Sonuç olarak halk tarafından kabul edilen bir doğru vardır, değişmesi de bilime ihtiyaç duymayabilir, inanç bazen salt gerçeğin üzerine çıkabilir.
Vesselâm, ben geçen hafta arkadaşlarımın daveti ile Noel kutlamasına gittim. Yeme, içme ve hediye çekilişi. Yine arkadaşlarım beni yılbaşı eğlencesine davet ettiler, burada yalnız olduğumu öğrenince. Seve seve dedim.
              Ben de Ramazan Bayramı’nda bir paket çikolata alıp, arkadaşlarıma ikram etmiştim. Bayramımı kutlayıp, afiyetle yemiştik. N’olur ki bir kurban günü de ben davet etsem arkadaşlarımı, oturup kavurma yesek, ayıp mı, yasak, mı, haram mı olur? Ne ben Hıristiyan olurum, ne o Müslüman. O kadar kolay mı ki?
            Kolay değil. Çünkü bilmediğin bir şeye inanabilirsin. Peki bilmediğin bir şeyi anlatabilir misin? Hala Noel ile yılbaşının ne olduğunu bilmeyen, öğrenmek istemeyen bir zihniyet var. Araştırmayan, sorgulamayan, okumayan. Neydi Kur‘an-ı Kerim’in ilk ayeti? Benim haddime değil bunu söylemek ama sen bilirsin. Neydi?  



SENEM KARAGÖZ-TARİH DOKTORA ÖĞRENCİSİ-SOFYA

Yorduğunla Kalırsın , Hilal Amil

yorduğunla ve yorulduğunla kalırsın.
sustuklarından ve vazgeçtiklerinden alırsın ilhamını hayatının gerikalanının.
vazgeçtiğin herşey, ne istediğinin kanıtı gibi aslında, fazlası; ta kendisi.
"ne" den vazgeçtiğini bilmek gerekir o sebeple,
dünyanın tuhaf döngüsü içinde "ne"den kaybolduğunu bilebilmek için,"ne"den bu kadar büyük bir ısrarla vazgeçtiğini bilmen gerekir.
durup dururken gelip çöreklenmez hiçbir acı içimize.İllaki bir şeylerden vazgeçmişizdir.
Durup dururken gelip öylece durmaz aldanmışlık hayatımızın tam ortasında,muhakkak bir şeyleri elimizin tersiyle itmişizdir.
zamanında gelen bir treni,bir uçak biletini,bir sınavı, bir sevgiliyi,bir filmi...
hayatımız elimizin tersiyle ittiklerimizle itiyor bizi.
hayatımız birgün sırtımızı döndüklerimizle vuruyor bizi.
bütün debdebesi sıkıntısı huzursuzluğu ruhun, aklın kazanında kaynıyor.
aslında ne çekip gitmelerinin ne durup bakmalarının, ve dahi savunmalarının ,egolarına hapsettiğin sahici duygularının.
hiçbirinin,vazgeçtiklerinin izahını yapamadığına şaşırırsın,
şaşkınlığın boyut değiştirdiğinde acırsın,
acıman azaldığında kızarsın,
şiddeti geçtiğinde bütün duyguların; sakinliğinle öylece kalakalırsın.

hissettiğin anda yaşamak bütün duyguları , bir adımını diğerinin arkasından sürüklerken gerçekten düşmeyeceğinden emin olmak, bütün öğretilerini hazmettiğinde hayatının ,hatanın kaçılmaz, kaçınılmaz olduğunu kabullenmek...
ve hatta hepsiyle barışmak.

kendini kabul etmek.
kendini saygısız bir kavgayı kabul ettiğin gibi, yönelimini beğenmediğin halde aynı masada yemek yediğin "o kişi" gibi kabul etmek.

başkalarına gösterdiğin saygının birazını kendine göstermek,
hiç etmemek kendini ,harcamamak,
memnuniyetsizliği de memnuniyetini de dozunda yaşamamak.
hırpalamamak.

zira;

üzerinden zaman geçtiğin de her şeyin,ruhunu kalbini, sana gerekli bütün kutsiyatını ;

yorduğunla kalırsın.

Film Eleştirisi: Hobbit , Kaan Sağgelen

Son dönemin en çok beklenen filmleri arasında şüphesiz başta gelen The Hobbit: The Battle of The Five Armies (Hobbit: Beş Ordunun Savaşı) sonunda izleyici karşısına çıktı.Yönetmen koltuğunda her zaman kı gibi The Lord of the Rings serileri ile de hepimizin kalbine taht kurmuş olan Peter Jackson yer aldı.       Serinin son filmi olan Hobbit: Beş Ordunun Savaşı şüphesiz ki gerek ülkemiz de gerek de diğer ülkeler de rekorlar dan rekora koşacak sinema tarihin de unutulmazlar arasında yerini alacaktır.Fakat bunun nedeni filmin kalitesi mi yoksa zaten
The Lord of the Rings serileri ile üzerimiz de yarattığı etki mi işte orası tartışılacak bir konu.Beklentilerimizin çok yüksek olmasından Mıdır yoksa gercekten eksikleri mi vardı bilinmez ama Hobbit ve The lord of the Rings serilerinin yazarı olan J.R.R Tolkien'ın kemiklerinin sızladığın dan hiç şüphe yok.Üstadın 1938 yılında nasıl bir hayal gücüdür bilinmez uzun uğraşlar vererek yazdığı Kitabı'nı sanki arkalarından atlı kovalıyor gibi 2 saat 40 dakikaya sığdırmaya uğraşmış olmaları eminim hepimizin filmin hakkın da ki ilk olumsuz eleştirisidir.Bir çok seri filminden bildiğimiz final Bölümü'nü iki parçaya bölünmesi tam olarak bu filmin de ihtiyacı olmasına rağmen aksine filmden 40 dakika kesip atmayı tercih etmeleri gercekten enteresan bir durum.Diğer bir enteresan durum da üzerine neredeyse bir film Çekilen sevimsiz ejderha Smaug'un 5 dakika gibi kısa bir sürede öldürülmesi insana madem bu hayvan bu kadar kolay öldüyordu niye buraya kadar yordunuz diye düşündürmüyor değil.Ejderha katili Okçu Barda da film boyunca haddinden fazla görev yüklenmesi sanki bir kral gibi lanse edilmesi dikkatimiz den kaçmadı.Bunun dışında kitabı okumuş olanlarında bileceği gibi kitapta çok fazla geçmemesine rağmen filmde adeta Matrix vari haraketleri ile yeni den yetişen neslin Counter Strike de nicklerine Legolas yazmasını sağlayacak (Orlanda Bloom) çok sevmemize rağmen bu kadar karşımıza çıkması bu seferlik bizi üzdü.Legolas yine bizden neyse diyelim ama Legolasın soyundan gelen ama kitapta adı dahi geçmeyen sivri kulaklarına rağmen güzelliğini saklayamayan Tauriel.  (Evangeline Lillynin) filmde bu kadar çok yer bulup gereksiz aşkları yüzünden hepimizi macera sahnesinden çıkartıp drama yöneltmesi  J.R.R Tolkienin kemiklerinin sızlamasında birinci etken olduğuna hiç şüphe yok.Fragmanın dan kesilen sahneler ise ap ayrı bir konu bütün izleyiciler devasa bir Thorin Azog kavgası beklerken karşılarına çıkan sıkıştırılmış sahne muamelesi Görmüş kapışma eminim ben kadar sizleri de üzdü.Return of the King efsanesinden beklediğimiz savaş sahnelerini bu seride de beklemenin cezasını çekmekle beraber kızgınlığını da yaşamadan edemiyoruz.Türk Sineması'nın ne yazık ki hayalini bile kuramayacağı görüntü kalitesi kullanılmış olan savaş sahnesinin neden sürekli çarpık geçtiğini ve neden bu kadar kısa sürdüğüne kimsenin bir anlam getirdiğini sanmıyorum.Aynı şekil de Krallarının Şirin konuşması ile hemen kalbimiz De yer edinen DemirAyaklar ordusunun da neden bir türlü sonlarının gelmediği bunlar ölüp ölüp diriliyor mu diye bizi derin düşüncelere sokması da gercekten enteresan bir ayrıntıydı.
Peter Jackson dan olan Beklentilerimizin boynu bükük dura dursun Oyuncu kadrosundan olan beklentilerimiz eminim hepimizi tatmin etmiştir son zamanlar da Fargo Sherlock gibi diziler ile de kalbimiz de çok önemli bir yere sahip olan Martin Freeman her zaman kı gibi unutulmayacak bir performans ile karşımıza çıktı.Çok fazla sahne de yer almamasına rağmen yine de tarzı ile hepimizi etkileyen Halt and Catch Fire
Dizisinin yakışıklı oyuncusu Lee Pace yeteneklerini bir defa daha gösterdi.93 yaşında o sete nasıl gidiyorsun sen adam Dediğimiz Christopher_Lee yine bizi şaşırtıp harika bir iş çıkarmış.En son olarak da   Çoğu kişinin en sevdiği karakter olan Gandalf a hayat veren Ian McKellen tecrübeli Kişiliği yüzünden yeteneklerini sorgulatmadı.
Evet arkadaşlar iyisi ile kötüsü ile bir efsane daha son buldu belki bizi biraz üzdüler ama yıllardır verdikleri mutluluğu düşünerek biz onları affediyor izlememeyi Düşünen kardeşlerimize kesinlikle kaçırmamaları tavsiye ediyorum.
iyi seyirler

Kaan Sağgelen

Bilinç Sorunsalı ve Dil , Doç. Dr. Attila Köroğlu

                                                   BİLİNÇ SORUNSALI VE DİL
  Bu yazıda psikolojinin bana göre en büyük sorunsalı ile mücadele edeceğiz. Çünkü herkes tarafından kabul edilen bir tanımı olmayan bir kavramdan bahsedeceğiz. Bilinç. Benim kabul ettiğim tanımıyla bilinç, ardı ardına gelen iç ve dış uyaranların oluşturduğu algı selidir. Bu tanım tam olarak bilinci tanımlamıyor zaten bilinç, psikolojinin tüm terimleri tanıma bir şekilde dahil edilmedikçe tanımlanamayacaktır. Çünkü bilinç psikolojinin henüz tamamı aydınlatılamamış büyük resmidir.
  Bilinç sorunsalını bile çözememişken biraz daha ileri giderek ‘dil bilincin önkoşulu mudur?’ sorusuna verilen birbirine zıt fikirleri karşılaştıralım. Ünlü aktivist felsefeci Daniel Dennet herhangi bir dil edinimi olmaksızın bilinç diye bir şeyin var olamayacağını iddia ediyor. Dil olmadan bir benlik algısının olamayacağını buna bağlı olarak da düşünce üretecek bir organizmanın olamayacağını düşünüyor. Bu düşüncesinden de bebeklerde ve hayvanlarda bilincin olmadığı, yaşadıkları duygulara gelince de özneden yoksun canlılar oldukları için duyguların izole olacağı sonucunu çıkarıyor. Bu fikre karşılık Alun Anderson hamam böceklerinin dahi bilinçli olduğunu ifade ederek dünyada birbirinden farklı çok sayıda bilinç türünün olduğuna dikkat çekiyor. Alison Gopnik ise daha da ileri giderek dil sahibi bile olmayan bebeklerin, bir yetişkinden daha bilinçli olduklarını söylüyor. Buna kanıt olarak da yeni doğan bir bebeğin beyninde daha fazla sinirsel bağ olduğunu gösteriyor. Gopnik’ e göre tecrübe arttıkça bu bağlardan kullanılmayanlar zayıflayıp kaybolduğu için belli düşünce yolakları güçleniyor bu da daha çok alışıldık düşünce ve daha az heyecan anlamına geliyor. Yani yetişkinlerin bebeklerden daha az duygusal yaşantısının olduğunu iddia ediyor.
   Bu konunun kapanması için öncelikle bilincin ne olduğunun çok iyi tanımlanması gerekiyor. Çünkü ‘dil bilincin önkoşulu mudur?’ sorusunun cevabı bilinçten ne anlaşıldığına bağlı olarak değişecektir. Dennet’in fikirlerine baktığımızda bilinçte gözden geçirme, derin düşünme, soyut düşünme, hatırlama gibi üst düzey bilişsel faaliyetleri aradığını görüyoruz. Bilincin tanımının önemi burada ortaya çıkıyor çünkü başka birisi üst düzey bilişsel yetenekleri bilinçlilik için gerekli görmeyebilir. Bu durumda dil sadece üst düzey bilişsel yeteneklerin önkoşulu haline gelmiş olacaktır. Zaten Alun Anderson da bu yetenekleri bilinçte aramadığı için hamam böceklerinin dahi bilinçli olduğunu söylüyor. Bu durumda her iki fikir de bilincin tanımsal boşluğundan kaynaklanmış zıt fikirler olarak karşımıza çıkıyor.
  Bilincin tanımsal boşluğunu açıklamaya çalışalım. Şöyle ki: Daniel Dennet’in üst düzey bilişsel yetenekler araması bilince dair bir fikirdir ve biz bu görüşü abartabiliriz. İnsanı bile bilinçsiz sayabiliriz. Aşırı rasyonel düşünen inanılmaz zeki bir uzaylı türü düşünelim. Bu uzaylı insanları incelediğinde biz insanların evren hakkında çok kısıtlı duyum alabildiğimizi, uyaranlara karşı verdiğimiz tepkilerin ve yaşadığımız duyguların çok basit zihinsel işlemlerden sonra gerçekleştiğini ve bizim tahmin bile edemeyeceğimiz bilişsel süreçlerden mahrum canlılar olduğumuzu düşünebilir. Tıpkı Daniel Dennet’in hayvanlar hakkındaki düşünceleri gibi.
  Alun Anderson’un fikirlerini de abartabiliriz. Şimdi de bilince aşağı seviyelerden bakalım. Yani bilincin tanım alanını tamamen genişleterek bakalım. Çiçeğini güneşe doğru çeviren bir günebakan bitkisi de bilinçli sayılabilir neticede güneş ışığının nerede olduğuna tepki veriyor düşünme gerçekleşmese de bir biliş var. Hatta en ilkel canlılar da bilinçli sayılabilir. Ne de olsa bilinç özünde bir etki-tepki fonksiyonudur.  Saçma gelebilir ancak bilincin ne olduğuna bağlı olarak cansız varlıklara hatta tüm evrene bilinç atfedebiliriz buradan da Spinoza’nın tanrısına kadar varabiliriz.

  Felsefeye girmeden konuyu toparlamak istiyorum. Bilişsel olarak en ilkel canlıdan en gelişmiş canlıya kadar bilincin gelişmişlik seviyesiyle doğru orantılı olarak sürekli arttığı açıktır. Ancak insanın empati kurabileceği bilinç seviyesinin ancak insan dili kadar gelişmiş bir dili çözebilmiş bir bilinç olabileceğine inanıyorum. Çünkü bu dil yeteneği gerek iç gerek dış dünya hakkında bize kazandırdığı farkındalık sayesinde bizi diğer hayvanlardan ciddi bir şekilde ayırmıştır. Hayvanların da dili vardır ancak çok basit göstergelere sahip olduğu için bilinç durumları insanın bilinç durumuyla kıyaslanamaz. Ama farklı ve kendilerine has bir bilinçleri vardır.

Yazılarını Göndermek İsteyenler İçin

Hoşgeldiniz. 
yazılarınızı besermehmetenes@gmail.com adresine gönderebilirsiniz.

İyi okumalar.